Bir kitap: Mevlana Çağırınca – Serdar Özkan

İçinden Rumî geçmek

 

Nadiren aylaklık yapıyorum. Hadi İstiklâl’de yürüyeyim, kitapçıya gideyim. Almak istediğim bir kitabı not etmiştim, onu alayım. Kitapçıya gidene kadar her şey plansız plan dahilinde giderken içeri girer girmez gözlerim, ellerim kendi başlarına dokundular şu kitaba, bu kitaba… işte öyle olunca zaten, o kitaplar alınıyor. Bir kitap alma düşüncesi, bir tane, bir tane daha derken 6 kitap alma gerçeğine dönüştü.

 

Sonra döndüm Gezi parkında oturdum, hava güzel, başladım bir tanesine göz gezdirmeye. Sonra bir diğerine geçtim. Çok sevgili eğitmenlerimizden birinin sıklıkla tekrar ettiği Rumî’nin bir sözü kitabın mottosu… Başladım okumaya, su gibi akıyor. Bırakayım diyorum, halledeceğim bir iş var…yok yapıştım kaldım banka, bırakamadım kitabı. O iş ertesi güne bıraktım. Sonra başka bir işi hallettim. Bu sefer bir büfede oturdum kaldım. Sonra ordan kalktım başka bir yere gittim, yine kitap yapıştı elime gözüme yüreğime. Ve öğlen civarı aldığım kitap akşama bitti.

 

Çok uzun zamandır bu hızda okuduğum 2. kitap, diğerini de yazacağım bir ara.

 

Çok hoş örülmüş, çok basit, çok sade, çok yalın ve çok hoş, çok içten, keyifli.

 

Özellikle Mevlânâ severler roman olduğunu hatırlayarak okusunlar, keyfini çıkarsınlar.

Fantastik bir roman.

 

 

*****

 

 

Arka kapak:

 

 

“Dünle beraber gitti, cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.”

MEVLÂNÂ

 

 

Hz. Mevlânâ bugüne, 21. yüzyıl Türkiye’sine gelse,

kapınızı çalsa ve sizi çağırsa…

Kalbinize dünün sözleriyle değil,

yeni, bugüne ait sözlerle dokunsa…

 

 

Mevlânâ Çağırınca, Hz. Mevlânâ’nın, bir genç kızın kanayan kalbine uzanabilmek için günümüz İstanbul’una gelişinin öyküsüdür.

 

 

*****

 

“Ümitsizlikler diyarına gitme, ümitler var.

Karanlığa varma, güneşler var.”

MEVLÂNÂ

 

 

Asıl adım Muhammed Celâleddin-i Rumî. Türk gönüldaşlarımın birçoğu Mevlânâ diye anarlar beni. Doğruyu söylemek gerekirse, bu isim çok hoşuma gitmiyor…

 

Mevlânâ, Efendimiz, Sahibimiz anlamına geliyor ki, bu hitaplarla özdeşleşmeyi hiç istemem. Ben insanların efendisi değil, bilakis bendesiyim…

 

Can dostum, habibim, güneşim Şems, bir keresinde bana, “Ruhtan hızlı binek yoktur” demişti. İşte bunca yüzyıldır, bizim aslımızı, özümüzü, aşkımızı bilen dostların cenazesine, o binek ile gidip geldik. Dünyanın dört bir yanına, yüzlerce şehre bir nefeste gittik, bir nefeste geldik…

 

Kuşlar kanatlarının götürebildiği yere gidebilirler, biz ise sonsuzluğun eriştiği yere gidebildik…

 

…bir evliya, bir arif, dünyaya baktığında, her şeyden önce Allah’ı görür. Her devirde, her yerde, her hâlde. Gerisi detaydır.

 

Eğer bir kimse 21.yüzyılın İstanbul’unda, New York’unda, Paris’inde, Tokyo’sunda Allah’ı göremiyorsa, o arif değildir zaten, Allah’ı tanımıyordur. Allah 13. Yüzyılın Konya’sında vardı da, 21. Yüzyılın New York’unda yok muydu?

 

İşte, Allah’ı hakkıyla bilenler, zaman ve dünya değişirken, şaşırmazlar. Kuran’daki, “Allah her an yeni bir iştedir” ayetinin sırrı hepimizin içine işlemiştir. Ve Peygamberimizin, “Zaman’a sövmeyiniz, zaman Allah’tır” sözü sadece kulağımızda ve aklımızda kalmayıp kalbimize inmiştir…

 

İşte bunun içindir ki, 21. Yüzyıl İstanbul’u hakkındaki ilk intibam, bu şehrin benim için her şey kadar değerli ve güzel olduğuydu.

….

 

 

(kitabın ilk 12 sayfasından)

 

İlgiyle okumanız dileğiyle….

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir